27 Nisan 2015 Pazartesi

Sağlık Ocağı

Yerde suya benzer bir birikinti vardı. Üzerinden atlayıp, buz gibi soğuk, gri mermerden merdivenleri çıkmaya başladım. Ne bahar zamanı olduğu gibi ılık bir esinti, ne de kışın ayazı vardı. İnsanın içine işleyen bir rüzgar esiyordu. Ellerimi kaz tüyü montumun ceplerine soktum. Bir elimle kapıyı ittirip içeri girdim. Saat henüz sabah 8:00'di. İlk bakışta kapı aralık gibi durmuyordu ama hafifçe ittirince, sinir bozucu bir gıcırtıyla açıldı. Yerlerdeki çamurlu ayak izleri, koridor boyunca devam ediyordu. İçeride bozuk aksanlı, hemşire hanım dışında iki hasta vardı. Hastaların ikisi de yetmiş yaşın üzerindeydi. Muhtemelen her ikisini de uyku tutmamış, ya yaşlılıktan, ya da hastalıktan ötürü çelimsiz bedenlerini sabah ezanıyla birlikte sıcak yataklarından dışarı atmışlardı. Birinin karısı, diğerinin de kocası çoktan öbür dünyayı boylamıştı. Numaratörden numaramı aldım. Küçük beyaz kağıdın üzerinde "12" yazıyordu. Çantam kolumda iyice ağırlaşmıştı, elimdeki evrakları düşürmemeye çalışarak çantayı açıp içinden kitabımı çıkardım ve doktorun odasına bakan koridorun tam karşısındaki koltuğa oturdum. Siyah deri koltuğun üstü soyulmuş, içindeki süngerler dışarıya fışkırmıştı. İnsanların popolarıyla bir koltuğa bu derece zarar verebiliyor olmaları akıl almazdı. Oturdukları yerden bile bir şeyleri tüketip, yok edip, çirkinleştirebiliyorlardı. Sağ tarafta üzeri tozla kaplı iki tekerlekli sandalye duruyordu. Perili köşkte unutulmuş değerli mobilyalar gibi baş köşedeydiler. Küçük bir sağlık ocağında pek bir işe yaramıyorlardı. Sadece süs olsun diye konulan televizyon üstü danteli gibiydiler. Nasıl ki televizyonu izlemek için her gün dantelin ucunu kıvırmak zorunda kalırsın, sandalyelerin arkasında duran ecza dolabından sargı bezi, tentürdiyot filan alabilmek için de bu işlevsiz, çirkin sandalyeleri yerinden oynatmak gerekiyordu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder